İmrenilecek bir yerde yaşadığımı etrafımdaki insanların tepkisinden hemen anlarım.Bilmeyenler için söyleyelim Ege'nin incisi Foça...
Şehirden kasabaya göçenler..Yani ben bizler küçük bir yerde yaşamanın keyfini sürerken ilgi alanlarımızla hayatımızı büyüterek yaşamaya çalışırız. Sıklıkla Foça'da yaşamanın bize armağan olduğunu birbirimize hatırlatırız. Ama nedendir bilmem bahara çıkarken Foça’dan birkaç günlük kaçış ihtiyacı içindeydim. Bir arkadaşımın önerisi ile Malatya, Tunceli, Elazığ, Kemaliye, Sivas ve çevresini kapsayan bir geziye başvurdum. Buradan Ayten'e selam olsun.
Batıdaki şehirleri aratmayacak kentleşme, insanların sıcak tavırları, gezdiğim tüm müzelerin gelişmişliği ve tadı damağımda kalan yemekleri ile "iyi ki gitmişim" dediğim bir gezi oldu.Tüm bunların yanı sıra büyüleyici doğası ile bu geziden çok güzel anılarla geri döndüm. Benim size önerim görmek için gecikmeyin...
Yaklaşık 22 senedir Foça’da yaşıyorum. Bu süre içinde Ege kıyılarını keşfetme şansım oldu. Türkiye haritasının doğusu ile çok tanışıklığı olan biri değilim. Beklentimle gördüğüm arasındaki fark çok şaşırtıcıydı. Yoğun bir programla pek çok yer gördük. Sevgili okurlarım amacım o coğrafyayı tanıtmak değil. Sadece izlenimlerimi paylaşmak. Diğer yazılarımda olduğu gibi..
İlk olarak Malatya’nın Darende ilçesine gittik. Bu ziyaretin nedeni Tohma Kanyonu ve Somuncu Baba Külliyesi. Yapay Zeka mucizesi bir çalışma ile sizi bilgilendireceğim.
Yapay Zeka Mucizesi
Malatya'daki ikinci durağımız Fotograf Makinası Müzesi. Dünyanın, üçüncü büyük Asya ve Avrupa'nın en büyük büyük müzesi olduğu belirtiliyor. Müze ve Fotografçılık Kütüphanesi büyük bir alkışı hak eden bir mekan....
Fotograf, sinema makinaları ve onların aksesuarları muhteşem bir düzenlemeyle izleyici ile buluşturuluyor. Fotografla ilgilenenler, fotografçılık okuyan öğrenciler için bir cennet. Bu müzede saatler günler geçer. Malatya Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla açılmış.
Malatya'da ziyaret ettiğimiz diğer bir yer Arslantepe Höyüğü. 8000 yıllık yerleşim geçmişine sahip bir höyük. Ancak kapalı olduğu için gezme şanşımız olmadı.
Ziyaret edemediğimiz Arslantepe Höyüğü'nün Girişi..
Arslantepe Höyüğü'nün müzesini gezdik. Göbeklitepe mi Arslantepe Höyüğü mü eski diye düşündüm. Cevabı hemen geldi. Göbekli Tepe kompleksi'nin daha eski ve tarımdan önce inşa edildiğini öğrendim.
Arslantepe Höyüğü'nün müzesinde en ilgimi çeken şeyler ise mühürler oldu. Çeşitli biçimlerde olan mühürler, malları kontrol etmek, depoları korumak ve kayıt tutmak için kullanılan araçlarmış... Resmi onay işlevi görüyormuş millattan yaklaşık 6000 yıl önce...
O dönemde bile insanın insana güveni yok... Mühürler, o ilkel yaşamın içinde bile ilişkilere resmiyet veren bir sistem. Bu da bürokratik bir yapının işaretleri...
Rotamız Elazığ'a döndü. Elazığ'ın kentleşmesi bence İzmir'i aratmaz. Sadece Elazığ'da değil gezi süresince şaşırdım. Sokaktaki kadın ve erkek profiline bakınca muhafazakar bir kentte olduğumu kolaylıkla farkettim.
Evet Elazığ'dan sonra belki de bu geziye gitmemin en önemli nedeni Tunceli ve Ovacık'ı görme isteğimdi.
Elazığ'dan yarım saat mesafede Pertek'e gittik. Oradan arabalı vapurla baraj gölünü geçerek Tunceli yollarına düştük.
Arabalı Vapurda...
Arabalı Vapurdan Pertek Kalesi
Eski Farsça'da Horasan "güneşin doğduğu yer" anlamına gelen zengin bir kelime...
Munzur Vadisi'nden..
Munzur Gözeleri'nden sonra Munzur Vadisi'ni takip ederek Tunceli'ye yollandık. Yol kenarlarında plaj olarak bile kullanılan çok sayıda dinlenme tesisi var. Şelale sesini sesini dinleyerek adeta bir terapi seansındaymış gibi hissedebilirsiniz.
Tunceli yolunda Munzur Vadisi'nden...
Çırçır Şelalesi... Munzur Vadisi üzerinde buraya benzer çok yer var.Bu bölgede en çok duyulan ses su sesi.. Plaj, kafetarya ve restoran hizmeti veren bu yerlerde uzun saatler vakit geçirmek mümkün.Doğuda batı tarzı bir yaşam biçimi...
Daha Tunceli'ye varmadan sosyal yaşamın Elazığ'dan farklı olduğu ilk gözlemlerim arasındaydı.Giyim kuşam rahatladı. Kafeteryalarda kadın ve erkeklerin birarada oturup şakalaşıp sohbet etmeleri gözüme ilişti.
Ve Tunceli...
Hep görmek istediğim yer... Neden mi? Yazmaya çalışayım.
Dersim ya da Tuncel çevresi doğunun en özgün illerinden biri... Dersim isyanları, Dersim'in kayıp kızları, Kürt nüfusun çokluğu, diğer doğu illerinin tersine seçmenin tercihinin sol ya da sosyal demokrat partilerden yana olması, geçmişte çok daha fazla olan Ermenilerin bu coğrafyada yaşamış olması bu coğrafya hep dikkatimi çekmiştir. Bir de olağan üstü doğası nedeniyle görmeyi çok istediğim bir yerdi.
Büyük acılara tanıklık etmiş Tunceli.. Devlet baskısıyla bastırılmış kürt isyanları, bu isyanlarda ailesiz kalan kız çocuklarının kendi kimlikleri unutturularak bir takım ailelere evlatlık olarak verilmeleri... Ermeni olduklarını saklayarak müslümanmış gibi yaşamaya devam eden Ermeniler... Bu konuda resmi tarih ne der bilemem... Benim kabul ettiğim gerçek bu coğrafyada büyük kıyımların olduğu..
Bu coğrafyaya ait türkülerde hüzün çok baskın... Nedeni geçmişte yaşananlar olabilir mi?
Bilindiği üzere bu coğrafyada Alevi nüfusu çok.
Alevilik kültürel kodları ağır basan bir İslam yorumu. Eline, beline, diline sahip olmak gibi ahlaki değerlere ve 72 milleti bir görerek kapsayıcı bir inanma biçimi olduğu belirtiliyor kaynaklarda...
Alevilikte, inanç ve toplumsal kurallara aykırı davrananlar Cem törenlerine alınmıyormuş. Dışlanan kişi, bir aklanma sürecinden sonra tekrar Cem Evi'ne kabul edilebilirmiş. Müslümanlığın diğer mezheplerinde benzer süreçler çok sert cezalarla sağlanmaya çalışırken Alevilikte bu süreç eğitimle gerçekleşiyor.
Keban Barajı'nın yakınında bir tepede konuşlanmış olan Ocak Köyü arınmanın gerçekleştirildiği köylerden biriymiş.
İnançsız bir insan olarak dogmatik kuralları dayatan inanç biçimleri ile karşılaştırıldığında insana saygıyı merkeze almış olan inançlar Alevilik ve Budizm ilgimi çekmiştir. Benim bilmediğim bu şekilde başka inançlar da vardır mutlaka..
Biz iki gece Elazığ'da kaldık. Oradan Tunceli ve çevresine gittik ve Elazığ'a döndük. Elazığ'daki ikinci günümüzde Harput Kalesi'ni ziyaret ettik. Oradan şehre yüksekten baktık.
Harput'a da şimdi moda olduğu üzere bir cam teras yapılmış.
Kalenin yapımına ilişkin bir efsaneye göre kale yapılırken kuraklık dönemine denk gelmiş Bunun üzerine çevredeki hayvanlardan elde edilen bol miktarda süt, su yerine harçla karıştırılarak kalenin inşasında kullanılmış.Onun için halk arasındaki adı Süt Kalesiymiş. Olur mu demeyin!
İnsan zekası bir deha.. Koskoca Mitolojik hikayeleri yaratan zeka, hemen kalenin harcını sütle karıvermiş.
Harput Ulu Cami, eğri minaresi ile başka bir efsaneye konu olmuş.Bugünkü eğriliğinin Pisa Kulesi'nden fazla olduğu söylendi. Eğik minarenin ve bugün onun yanında yer alan 120 yaşındaki dut ağacının bir kadir gecesi secdeye gelip eğri kaldığının söylüyor efsane... Belki de bu efsaneler bu kültürel değerlere sahip çıkmamız açısından önemlidir.
Harput Ulu Cami
Kendi uydurduğumuz hikayelere kendimiz inanarak bir efsanenin yayılmasının bir parçası oluyoruz böylece... İşte size sözlü tarih...
Harput İlçesi'nde çok sayıda kafe ve restoran var. En önemli özelliği şehire göre daha serin olması. Şehir sıcaktan bunalırken burada soluklanabilirsiniz. Kalenin içinde, orada konuşlanmış uygarlıklardan kalan (Roma, Bizans, Arap, Osmanlı..) çeşitli zindanlar, hastane,tahıl ambarı darphane ve türbe gibi yapılar var. Bu Roma ve Bizans uygarlıklarının da ayağının değmediği yer yok... Bunu da bana biri çok detaya girmeden anlatsa ne güzel olur.
Sıra Kemaliye'ye eski adıyla Eğin'e geldi. Bu coğrafyanın incisi Kemaliye... Bu küçüçük sevimli kasaba, kanyonu, taş yolu, ahşap ve taş karışımı evleri, güzel kafeleri ve Meslek Yüksek Okulu'nun bünyesindeki Doğa Tarihi Müzesi ile gerçekten çok akılda kalıcı. Bu Müze'nin kurucusu Prof.Dr. Ali Demirsoy'a da selam olsun. Buraya tekrar insanın yolu düşmeli dedirtti bana..
İşte bir Kemaliye evinden kasabanın görüntüsü...
Kemaliye evlerinin alt kısmı taş, üst kısmı ahşap olan özgün bir mimariye sahip. Evlerin iç avlusu var.Kapılar ve tokmakları ilginç. Dikkat edilirse kadınların ve erkeklerin çaldıkları tokmaklar farklı. Kemaliye'de en yaygın bitki dut.. Lökhane ise dutun cevizle ezilmesiyle elde edilen bir cins şekerleme..
Kemaliye'nin Taş Yolu, Karanlık Kanyon'un sarp kayalıklarına insan emeğiyle yapılmış 8.5 kilometrelik 38 tünelli bir yol. 500 metreyi bulan dik uçurumlarıyla benim adrenalim seviyemi çok yükseltti. Çığlık çığlığa, büyüleyici bir manzara eşliğinde yaklaşık yarım saatlik unutulmaz bir yolculuk yaptık. Duyduğum heyecanın benzerini Bolivya'daki Ölüm Yol'unda yaşamıştım. Orada bisikletin üzerindeydim. Burada dört tekerin üstünde... Yolunu Kemaliye'ye düşürecek olanlar bu deneyimi kaçırmasın. Bu tünelin yer aldığı yol Kemaliye'yi İç Anadolu'ya bağlıyormuş.. Eğer yüreğiniz yeterse.. Bu yolun yapılmasında Erzincan'da da valilik yapmış Recep Yazıcıoğlu'nun katkısı varmış. Ona da gökyüzüne bir selam göndereyim.
Karanlık Kanyon, Kemaliye'nin ayrıcalıklı bir konumda olmasının en önemli nedeni. Dünya'nın en büyük ve en derin ikinci kanyonu olduğu söyleniyor. Su kütlesini sarmalayan kayalıkların 1000 metreyi bulduğunu söyledi rehberimiz...Bu kanyonda yaptığımız tekne turunda kendimi küçücük bir nokta gibi hissettim. Büyüleyici derinlik, insanı hayran bırakırken ne kadar aciz olduğumu/zu düşündüm. Kanyonda duyduğum hafif ürkütücü sakinlik Ürdün'de Wadi Rum Çöl'üne gittiğimde hissettiğim duyguya çok benziyordu. Burada insan doğaya karşı hep haddimizi bilmemiz gereken bir büyüklük duygusuyla başbaşa kalıyor. En azından ben böyle hissettim.
Karanlık Kanyo'nu Fırat Nehri'nin kolu olan Karasu ırmağı beslemekte. Ben de "zipline" adı verilen yöntemle ırmağın karşı tarafına geçtim. Önce ürktüm sonrasında çok eğlendim.
Kanyo'nun adı neden Karanlık Kanyon..Vadinin tam ortasından güneş batarken, burası aydınlık diğer taraflar karanlık olduğu olduğu için adı Karanlık Kanyon.
Şimdi de sırada beni çok etkileyen Divriği 'deki Ulu Cami... Yanında da bir şifahane var.Caminin dış yüzeyindeki taş oymacılığı akıllara durgunluk verecek güzellik ve zarafette...
Divriği Ulu Cami...
Yakın zamanda Elhamra Sarayı'nı görmüştüm. Orada da hemen hemen bütün iç duvarlara dini bir takım sözcükler hatta şiirler taşa nakşedilmiş.. Divriği camiideki taş oymacılığı bana Elhamra'dakinden daha güzel geldi.
Ayrıca caminin içinde farklı köşelerdeki akustik de farklı. Bu camide keşfedilecek çok şey var. Camiyi, ziyaretçilere esnaftan bir kişi anlattı. Hoş bir anlatımdı. Kendi hayali çerçevesinde belki olmayanı olmuş gibi aktardı.. En azından bana öyle geldi. Divriği cami bu konuda herkese esin kaynağı olacak kadar büyüleyici... İkinci bir ziyareti hak eder.
Bu gezi sırasıda adı "Ulu" olan birkaç cami ile karşılaştım. Ufak bir araştırma sonucunda cevabı buldum. Geçmişte yerleşim yerlerinin en büyük ve cuma namazlarının kılındığı camiler "ulu cami" olarak adlandırılıyormuş. Ulu cami sayısının bu denli çok olmasının nedenini anlamış oldum.
Divriği'den sonra yolumuz Sivas'a düştü. Kısa bir zaman içinde tarihi meydanı gezdik. Madımak Oteli'ne gittik. Sivas katliamından sonra yıllarca otel olarak kullanılmış. İnanması çok zor.. Şimdilerde etüd merkezi olarak kullanılıyormuş. Sokak arasında küçük görünen bir otel. Otelin dışında bu konuda hiçbir ibare yok. İçeride küçük bir açıklama varmış. Hafızalaradan silinmek istediği besbelli. İçimiz ezilerek oradan ayrıldık.
Madımak'la ilgili Yücel Tunca ve Günseli Baki'nin önderliğinde hazırlanan bir belgesel var. Merak ettiğiniz herşeyi bulabilirsiniz, buraya linkini bırakıyorum. https://webbelgesel.madimak.org/
Sivası'ın tarihi meydanı göz alıcı. Tarihi binalarla çevrelenmiş, ayrıca Selçuklular zamanından kalan medreselerin yer aldığı oldukça büyük bir meydan.
Sivas Kongresinin yapıldığı Sivas Erkek Lisesi, şimdi Sivas Valiliği'nin yer aldığı bina ve diğer binalar.. Adeta tarihi binalar tarafından bu meydan kuşatılmış. Neyse ki kentsel hafıza korunmuş.
Çifte Minare, Buruciye ve Şifaiye medreseleri de kent maydanında yer almakta.
Çifte minareli medrese Sivas'ın sembolü olmuş.Selçuklu mimarisinin güzel örneklerinden biri daha. Medresenin taç kapısındaki taş işçiliği çok görülmeye değer.. İnsanın kağıdın üzerine çizerken bile zorlanabileceği iç içe geçmiş desenlerin taşın üzerine işlenmiş olması hayranlık vericiydi. Çok inceltilmiş bir zevk taşa nakşedilmiş..
Gök Medrese Selçuklular döneminde yapılmış. İki minareli, açık avlulu bir medrese. Minare firuze çinilerle süslenmiş. Medreseler, İslam dünyasının ilim, irfan yuvaları bildiğiniz üzere.. Bu medreselerde tıp,astronomi, matematik gibi alanlarda eğitim yapılıyormuş. Gök Medrese'nin taç olan kapısında çeşitli hayvan figürleri, yıldız ve hayat ağacı figürleri taşa oyulmuş.
Hayat ağacı Selçuklulardan kalan birçok yapının üzerine taş oyularak nakşedimiş. Neden diyerek araştırdığımda yine kolaylıkla cevabına ulaştım.
Hayat ağacı bence her ağaç gibi kökleriyle yerin altını, gövdesiyle yeryüzünü, dallarıyla gökyüzünü birleştirenbir eksen ve sonsuzluk sembolü olarak kabul ediliyormuş.
Selçuklu mimarisinde çok yaygın olmasının temel sebebi, bu evrensel motifin İslam öncesi Orta Asya Türk inançları (Şamanizm) ile İslamiyet'teki (Tuba ağacı) inancın mükemmel bir sentezini oluşturmasıymış. Valla beni ikna etmedi.
Sivas neredeyse son durağımızdı. Keyifli ama oldukça yoğun ve yorucu bir geziydi. Turla bir yere gitmenin çok kolay olmadığını anladım. Tur hem kolaylık hem de gördüğümüz yeri hazmetmeden başka bir yere gitmek bana birazcık fazla geldi. Döndükten sonra biraz okuma yaparak anlatılanları pekiştirmeye çalıştım. İyi ki gitmişim dediğim bir gezi oldu.
Yol arkadaşım Nükhet. Onunla bu geziye gitmek çok keyifliydi. Ona da buradan bu fotoğrafla selam göndereyim.
Yazıdan fotoğrafa çok beğendiğim bir paylaşım bu. Keyifli, dolu dolu bir belgesel izlemiş gibiyim. Bakış açına, gören gözüne, yazan eline, güzel aklına sağlık. Çok teşekkürler, okurunu masa başındayken oralara götürecek canlılıktaki bu paylaşımın için. Nice gezilere, nice yazılara…
“An” dokunulmaz ve uçucudur! An, bu yüzden zamanın en önemli değer ölçütüdür. Fotoğrafın “altın ölçeğinde” ana dokunmak, yaşamın farkında olmakla eş anlamlıdır.